12 Ekim 2010 Salı

Gök Taşı 2

Dün yazdığım gök taşı sorunsuz bir biçimde geçti. Patrick Wiggins adlı bir amatör astronom 36 cm'lik bir teleskop ve astronomik bir dijital kamera ile görüntüsünü çekmiş.



2029 yılında aynı yakınlıktan 250 m çapında başka bir gök taşının geçmesi bekleniyor.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Gök Taşı

Takip ettiğim bloglardan birinde yaklaşık 10 m çapındaki bir gök taşının Dünya'ya yarın 46.000 km kadar yaklaşacağı ile ilgili bir yazıyı okuduktan sonra acaba ben de görebilirmiyim diye NASA ve çeşitli asrofizik sayfalarını karıştırıyordum. Sonrasında öyle bir bilgiye rastladım ki yarınki gök taşını filan unuttum gitti. Aşağıdaki linkte Dünya'nın yörüngesi ile yörüngeleri kesişen ve Güneş'in etrafında dönen gök taşlarının bir listesi var. Linkte çarpma riski olan 1150 gök taşı listelenmiş durumda. Her birine tıkladığında bir Java programı açılıyor ve gün gün Merkür, Venüs, Dünya, Mars ve ilgili gök taşının yörüngelerinde nerede yeraldıklarını 3 boyutlu olarak görebiliyorsun. Hangisi hangi gün ne kadar yaklaşacak ve o gök taşının boyutu, ilk gözlem tarihi, son gözlem tarihi, yörüngesini ne kadar zamanda tamamladığı vb. çeşitli bilgiler var.

http://neo.jpl.nasa.gov/orbits/

Şimdi bizim yarınki ufaklığa geri dönelim. Gezegenlerin ve gök taşının yarınki konumları aşağıda.





Bizimki ile dünya üstüste gözüküyor. Türkiye saati ile 15:25'te en yakın geçişini yapacak. Türkiye'den gözükbilecek mi tam olarak bilmiyorum ama eğer Ay kadar güneşi yansıtabilme kapasitesine sahipse Ay'ın dolunay zamanındaki parlaklığından 26 kat daha sönük olacakmış. Bu da amatör bir teleskop ya da iyi bir fotoğraf makinesi ile gözlemlenebilecek olduğunu göstermekteymiş.

Bu arada evham yapmaya gerek yok. Atmosfere girme riski milyonda 1. Girse bile Dünya'ya çarpmadan parçalanıp gitmesi öngörülüyor.


Aşağıdaki linkte de yakın geçmişte Dünya'ya yaklaşmış ve yakın gelecekte Dünya'ya yaklaşacak gök taşlarının listeleri ve yörünge şemaları var.

http://neo.jpl.nasa.gov/neo/close.html

8 Ekim 2010 Cuma

Dünyanın En Yüzeysel İnsanı 2


Bugün böyle bir diyolağa kulak misafiri oldum.
Dünyanın En Yüzeysel İnsanı: Bu akşam maç varmış öyle mi?
Kurban: Evet abi. 21:45’te.
DEYİ: Kim ile oynuyoruz.
K: Almanya abi. Zor maç olacak.
DEYİ: Yaa. Bu arada kim var Milli Takım’ın başında şimdi.
K: Hiddinkvar abi. Hani bir ara Fenerbahçe’nin teknik direktörlüğünü yapmıştı.
DEYİ: A o mu? Hah Türkiye’de antrenör mü kalmamış da onu antrenör yapmışlar...
İşte size her konuda fikri olan insanlardan biri.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Güzel Bir Hafta Sonu Kahvaltısı

Evren aklıma düşürmeseydi ufak tefek birşeyler ile geçiştirecektim. Onun sayesinde güzel bir haftasonu kahvaltısından kalkmış bulunmaktayım. Benim de ufak modifikasyonlarım oldu Cafe Fernando'da ve Evren'de verilen tariflere. Öncelikle bir yumurtalı bir de yumurtasız versiyonunu küçük güveçlerde yaptım. Her ikisinde de göçmen usulü patlıcanlı domates salçası kullandım. Yumurtalı olan neredeyse Cafe Fernando'da anlatılanın aynısı. Sadece sonradan dereotu ekledim (ablamın akıl vermesiyle). Yumurtasız olanda ise kırmızı ve yeşil biber ile domates var pastırmanın üzerinde. E tabii böyle bir tarif peynirsiz olamazdı :) Yanında dereotlu söğüş domates ve çay ile inanılmaz keyifli bir kahvaltıydı. İşte fotoğrafları:



20 Eylül 2010 Pazartesi

The New York Trilogy

Günümüzde İngilizce yazan yazarların kitaplarını orijinal dilinden okuma kararı almıştım birkaç yıl önce. Öncelikli hedefim bizim hergün kullandığımız İngilizce’nin sıkıcı ve monoton bilimsel jargonundan biraz olsun sıyrılıp günlük yaşamda konuşulan ve dolayısıyla yaşayan vedevinen halinin tadını çıkarmaktı. Bu kararı aldıktan sonraki zamanda da bu hedefime varabildiğimi düşünüyorum. Gerçekten, farklı bir kültürün çağdaş yazın ürünlerini takip ederek onun tadına varılabiliyor. Hatta Paul Auster’den sonra Nick Hornby’i ouduğunuz zaman aynı dili konuşan iki farklı toplumun arasında nasıl farklılıklar var çok iyi görebiliyorsunuz. Farklı kültürlerin tadına varabilmek adına benim bulabildiğim tek yöntem şimdilik bu. Farklı bir şey bilen varsa beri gelsin. Burada yazacağım kitaplarda da çağdaş İngiliz ve Amerikalı yazarların kitapları hep İngilizce okunmuş  olacak bilginize.
Paul Auster’in Book of Illusions ve Leviathan’dan sonra okuduğum üçüncü kitabı The New York Trilogy. Adından anlaşılabileceği üzere üç öyküden oluşuyor kitap. Bütün öyküler klasik Paul Auster tekniğiyle yazılmış. Yani temel bir öykü var ve bu öyküyü oluşturan, tamamlayan ve bu öyküye renk katan alt öykücükler bir nehir ve dalları gibi ayrı ayrı noktalardan doğuyor, birleşiyor ve tek bir noktada bitiyorlar. Bu tarz ayrı bir güzellik katıyor Paul Auster’in romanlarına. Bu yüzden midir bilinmez Orhan Pamuk ile Paul Auster’in tarzlarını hep birbirlerine benzetmişimdir.
The New York Trilogy, kaçmanın, kovalamanın, ayrılğın ve birleşmenin kitabı olmuş. Ana karakterlerin belirli bir içgüdü ve dürtü uğrunu bütün herşeyden vazgeçtiklerini görüyor onları bu gözü karalığa iten dürtülerin ne olduğunu anlamak için onların koşuşturmacalarına kendinizi katıyor ve kaptırıyorsunuz. Kitaptaki en çok beğendiğim öykü son öykü olan “The Locked Room”. Sanırım daha fazla karakter tahlili yapıldığı ve dolayısıyla nehrin kolları daha fazla olduğu için onu daha çok beğendim.
Son öyküden altını çizdiklerim:
“undeniable odor of nothingness”  sf. 299.
Sizi bilmem ama bana o havada kalmışlığı, çeksen uzamayan, itsen kısalmayan bir türlü tanımlayamadığımız boşluk hissini inanılmaz derecede iyi anlattı. Ya o anlarda hakikaten farklı bir koku oluyor ya da bu söz sonrası öyle bir koku olduğu düşüncesi bende uyandı. Her iki durumda da son derece etkili.
 “in the end, each life is no more the sum of contingent facts, a chronicle of chance intersections, of flukes, of random events that divulge nothing but their own lack of purpose.” Sf. 217.
“the stories are divorced from any context , which gives them a floating, disembodied quality” sf. 274.
Zaten burada öykü kurma tarzını birer cümle ile öykünün içerisine saklamış :)
Sonuç olarak gerek edebi açıdan gerekse kurgulama açısından çok beğendim. Başyapıt mıdır? Bilemem ona da eleştirmen karar versin.
(Okuduğum kitap faber and faber yayın evi tarafından 1999 yılında basılmış.)

Jargon

1990 doğumlu kuzenimden iki adet yeni deyim öğrendim. Birisi "atarlı giderli olmak". Limoni ya da kavgalı anlamına geliyormuş. Diğeri de "atar yapmak". Kızmak ve trip atmak anlamlarına geliyormuş. Benim ilk kez duyduğum deyimler bunlar. Her neslin farklı bir jargonu olduğunun bir göstergesi.

Argo sen ne güzel bir şeysin :)

13 Eylül 2010 Pazartesi

Tatil Sonrası

Yıllar sonra yaptığım en uzun tatil olan 2 haftalık tatilin ardından bu sabah büyük bir rehavet çökmüştü üzerime. Ne yataktan kalkmak istedim ne de evden çıkmak. Bir türlü okula gitmek, işleri tekrar rutine sokmak gelmiyordu içimden. Sabah erken kalkmadım bunun üzerine. Zorla evden çıktım öğle vakti. Yolda hep mutsuz hep karamsar düşünceler geçti aklımdan. Kampüse girdiğimde ise ağaçların ve toprağın kokusuyla yavaş yavaş keyfim yerine geldi. Bölüme gitmek için o çirkin binanın içine girdiğimde ise herşeye tekrar başlamak için hazırdım. Artık beni motive eden ne ise orada hemen kendini gösterdi. Bir insanın ruh durumu bu kadar değişken olması ise hayra alamet mi bilmiyorum.

20 Temmuz 2010 Salı

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Fidel

Fidel'e o Nike'ı kim giydirmiş çok merak ediyorum.



Fotoğraflar NTVMSNBC'den.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Mezuniyet



Mezuniyet törenleri ne için yapılır acaba? Öğrencileri ödüllendirmek ve mezun ailelerini gururlandırmak için mi? Yoksa üniversitelerin, işte mezunlarımız bunlar dediği gövde gösterisi olsun diye mi?
Her iki durumda da 3000 kişiyi bir stadyumda oturtup hepsinin adlarını tek tek okuyarak sahnede diplomalarının verilmesi ilgili amaçlara hizmet etmiyor.
Eğer amaç öğrencileri ödüllendirmek ve aileleri gururlandırmak ise her iki paydaş (bu da ABET'in bize kattığı(!) bir deyiş) için de tam bir işkence ve eziyete dönüyor tören. Öğrenciler aileleri ile birlikte olmak, arkadaşları ile sarılmak ve fotoğraf çektirmek isterken cebren ve haksızca yerlerine oturturuluyorlar. Aileler ise tribünden aşağıya indirilmeyerek hevesleri kursaklarında bırakılıyorlar.
Eğer amaç üniversitenin gövde gösterisi ise en temelden özgür düşünceyi, fikrini serbestçe söylemeyi öğrettiğini iddia eden üniversite, öğrencileri marş ile yürütüyor, komut ile oturturuluyor. Nerede kaldı özgür düşünce? Bu mezunlar beyinleri olmadan omurilikleri ile de yapabilirlerdi söz konusu koreografiyi.
Sanırım 3000 kişinin yürü denince yürümesinin, otur denince oturmasının, sus denince susmasının, konuş denince konuşmasının istendiği mezuniyet törenleri sadece düzenleyicilerinin egolarını tatmin etmeye, hırslarını gidermeye yarıyor.