20 Temmuz 2010 Salı

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Fidel

Fidel'e o Nike'ı kim giydirmiş çok merak ediyorum.



Fotoğraflar NTVMSNBC'den.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Mezuniyet



Mezuniyet törenleri ne için yapılır acaba? Öğrencileri ödüllendirmek ve mezun ailelerini gururlandırmak için mi? Yoksa üniversitelerin, işte mezunlarımız bunlar dediği gövde gösterisi olsun diye mi?
Her iki durumda da 3000 kişiyi bir stadyumda oturtup hepsinin adlarını tek tek okuyarak sahnede diplomalarının verilmesi ilgili amaçlara hizmet etmiyor.
Eğer amaç öğrencileri ödüllendirmek ve aileleri gururlandırmak ise her iki paydaş (bu da ABET'in bize kattığı(!) bir deyiş) için de tam bir işkence ve eziyete dönüyor tören. Öğrenciler aileleri ile birlikte olmak, arkadaşları ile sarılmak ve fotoğraf çektirmek isterken cebren ve haksızca yerlerine oturturuluyorlar. Aileler ise tribünden aşağıya indirilmeyerek hevesleri kursaklarında bırakılıyorlar.
Eğer amaç üniversitenin gövde gösterisi ise en temelden özgür düşünceyi, fikrini serbestçe söylemeyi öğrettiğini iddia eden üniversite, öğrencileri marş ile yürütüyor, komut ile oturturuluyor. Nerede kaldı özgür düşünce? Bu mezunlar beyinleri olmadan omurilikleri ile de yapabilirlerdi söz konusu koreografiyi.
Sanırım 3000 kişinin yürü denince yürümesinin, otur denince oturmasının, sus denince susmasının, konuş denince konuşmasının istendiği mezuniyet törenleri sadece düzenleyicilerinin egolarını tatmin etmeye, hırslarını gidermeye yarıyor.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Dünyanın En Yüzeysel İnsanı #1

Dünyanın en yüzeysel insanı diye bir seri yazmaya karar verdim. Bu seride karşılaştığım insanların yüzeysel düşüncelerini ve hayata bakışlarını yazacağım.İşte ilk örneğimiz:

Geçen hafta Nişantaşı'ndaki bir ilköğretim okulunda düzenlenen ALES sınavında görevliydim. Benimle aynı sınıfta görevli olan ve o okulda öğretmenlik yapan gözetmen önce yeni öğretmenlerin ne kadar bencil ve bireyci olduğundan, onlarla yaptığı sendika muhabbetlerinden bahsedip bu öğretmenlerin yetiştireceği öğrencilerden hiçbir şey olmayacağı ve Türkiye'nin değerlerinin (artık onlar nelerse) yakın zamanda tamamen kaybolacağı çıkarımında bulundu. Ben de Türkiye'nin değerleri diye modernliği, toplumsallığı ve sosyalliği kasıtettiğini varsayarak hak verdiğimi belirtici birkaç söz söyledim.

Daha sonra söz döndü dolaştı benim ne işyaptığıma geldi ve "Neden üniveristede kaldın? Büyükşehir belediyesinde iş bulamadın mı ki?" dedi. Kısa ama havadaki su buharını bile çıtır çıtır dondurduğu için uzun hissedilen bir aradan sonra "Hayır. En büyük hayalim akademisyen olmaktı. O yüzden üniversitede kaldım" diye cevapladım. Öğretmen arkadaş da şöyle bir durdu ve artık beni ne kadar yakın hissetiyse "Zaten senin benim gibileri oraya almazlar. Arkanda dayının olması gerekli" diye cevap verdi ve yanımdan uzaklaştı. Şimdi döver misin sabaha mı bırakırsın bu adamı? Öğrenme ile değil de şartlı refleksler ile hareket ettikleri için bu insanların gerçekten beyine ihtiyacı yok. Demek ki sorun sadece yeni nesil öğretmenlerde değil.

Doktora Ne Zaman Biter?


Bir doktora öğrencisine sorulabilecek en talihsiz sorudur. Hele de uzatmaları oynuyorsa. Ya deneyleri sıkışmıştır ya da yazma aşamasında bunalmıştır artık. Size hiç beklemediğinz bir tepki verebilir. Benim de son zamanlardaki durumum bu. Üstüne üstlük rastlantı bu ya farklı farklı insanlar birbirleriyle ilgisiz ortamlarda sordular malum soruyu son zamanlarda bana. İlk soranlar epey esip gürledim. Artık kaderime razı oldum be de “kısmet” diye cevap veriyorum.
Şaka bir yana iş artık iyice ciddiye bindi. Tünel epey kısaldı artık. Karşıda da bir ışık var ama tünelin sonun ışığı ı yoksa karşıdan gelen kamyonun ışığı mı belli değil.
Sürekli yeni yeni merakların çıkması artık sorun yaratmaya başladı hem acele ediyorum hem de marakıma yenik düşüp şunu da deneyim bunu da deneyim diye macun gibi uzatuyorum sonsuz olasılıktaki denemeleri. Artık dizginleri sıkıp ayağa kalmanın zamanı geldi yalnız.

20 Nisan 2010 Salı

Öfke

Son günlerde iyice azalmıştı, durup dururken ortaya çıkan öfke nöbetleri, bir anda patlayıveren kızgınlık hali. Hep, geçmişten gelen kötü bir kareyle başlayıp kalp çarpıntısı ve hızlı soluk alıp vermeyle pik yapıyor, ardında yorgunluk ve ümitsizlik bırakarak sonlanıyordu. Geçen hafta yine hortladı bu nöbet, kendimle ilgili olmayan kötü bir haber karşısında. Üstelik son zamanlarda çok da iyi geçinemediğim ve içten içe kızdığım br arkadaşımın uğradığı ya da uğrayabileceği bir haksızlık üzerine. Kendimle ilgili öfke nöbetleri yetmiyormuş gibi şimdi başkalarıyla ilgili konularda da aynı sıkıntıyı yalıyorum.
Greenberg ve Paivio'nun yazdığı "Working with Emotions in Psychotherapy" adlı kitapta öfkenin genellikle ikincil bir his olduğunu anlatıyor. Öfkenin, o anda oluşan durumla ilgili değil de daha önceden yaşanmış çeşitli olaylar sonucunda gelişen geleceğe dönük korkular tarafından tetiklendiğinden bahsediyor. Örneğin bir evebeyn, çocuğunun yola doğru koşması karşısında öfkelenebilir. Çünkü çocuğunu kaybetmekten korkmaktadır. Öfke, korku ya da benzer hisler sonucu oluşan fiziksel ve duygusal gerilimlerin atılmasına yardımcı olan bir histir demekte yazarlar.Halihazırda hissettiğim öfkeyi ve altında yatan sebepleri birebir açıklıyor buradaki tanımlamalar. Malesef ki bu rahatsız edici durum için bir açıklama yetmiyor. Bu kalp çarpıntılarını durdurmanın ya da oluşan öfkeyi pozitif şekilde kullanmanın yollarını öğrenmek zorundayım.

8 Nisan 2010 Perşembe

Kavaklıdere

Bundan önce benim için Kavaklıdere TRT'nin adresinde yeralan bir semt ismiydi. Meğerse Ankara'nın Elmadağ'ıymış.Taksiyle kalacağım otelin sokağına girdiğimizde ablaları görünce "anam" dedim "nasıl bir otelde kalacağım acaba?". Neyse ki problemsiz atlattık.



 

22 Mart 2010 Pazartesi

Baharın ikili sarmali

Yine bahar geldi kampuse. Toprakla yeşilin oluşturduğu minik ikili sarmaller mitral hücreleri uyarmaya başladı yine. Derin bir nefesle göğüsüme doldurduğum bu sarmaller sadece sevda kederi ve ders geçme kederinden gayrisinin eşiğimizden geçmediği zamanlardan miras bir titremeye yol açtı yine. Lale devri çocuklarıydık tabii biz. Canımız istediğinde sabaha kadar kağıt oynar ya da gecenin bir yarısında hınzırın birinin aklımıza düşürmesiyle çimlerin üzerinde votka eşliğinde muhabbete başlardık. Ve hepberaber ağız dolusu gülerdik. Öyle güzel bir espiriye filan değil, şımarıklığımızdan ya da deliliğimizden de değil. Sırf yaşıyoruz ve baharın ikili sarmallerini göğüsümüze doldurabiliyoruz diye. Bazen bir sessizlik olurdu, sırf mutluluktan yakılan tütünün çıtırtısını duyabilmek için. Öyle gecelerdi ki bunlar yakın bir arkadaşı o saatte votka almaya gönderebilmek uğruna gölette karşı kıyıya yüzme iddasıyla ya da günün ışımasıyla beraber çakırkeyf bir şekilde derse girmenin matraklığını düşünerek bitebilirdi.

20 Mart 2010 Cumartesi

Dere, Tepe, Bayır, Güneş ve Bahar

Dün numune almaya çıktım tezim için. Büyükçekmece Gölü'nün etrafında tam bir tur attık arabayla. Bütün derelere uğradık tek tek. Yakın zamanda şehire tıkılmış olduğumu anladım. Erken bahar havası o kadar iyi geldi ki... Arada bir işi gücü bırakıp insanın kenidsini teslim etmesi gerekiyor sanırım doğanın güzelliklerine. Tabii numune almak demek uzun süreli bir deney sinsilesinin başlangıcı demek. Erken bahardaki bir günlük derin nefes ile bir süre yetinmem gerekecek.

16 Mart 2010 Salı

Ignorance is bliss

Ne yapıyoruz ki biz? Bir beherin içerisine paraları koyup yakıyor muyuz? Çevre kirliliğini değerlendirmek ve önlemek uğruna çevreyi daha da mı kirletiyoruz?
Sanırım parayı verenler böyle bakıyorlar bilim dünyasına. Bilimsel harcamalara ayrılan bütçeleri dağıtmakla yükümlü bilim adamları da sanırım bu şekilde değerlendiriyorlar. Bizler bir beherin içerisine paraları koyup yakıyoruz hergün milyon dolarlık cihazların yanında.
Aslında ne güzel olurdu hiç bilmesek DDT'nin kanserojen olduğunu ya da ne bileyim bazı kimyasalların hormon sistemini bozucu etkilerinin de bulunduğunu. İnsanlar hem bu araştırmalara kaynak ayırmak zorunda kalmazdı hem de neden hasta olduğu, neden öldüğü konusunda kendilerini sıkmazlardı. Ecele bağlanırdı herşey. Kader olurdu kısmet.
Artık olay o seviyeye geldi ki bilim adamları birer dilenciden, oportünist ikiyüzlüden farksızlaşmaya başladılar bilimsel bilgi üretmek uğruna. Zaten yaşamak için kazandıkları azıcık parayı bilgi üretmeye bağlamış insanların burnuna halka geçirmekten başka birşey değildir bugün bütçeleri belirleyenlerin ve dağıtanların yaptıkları.

Kim ne derse desin bilimsel araştırmaya harcanan bütçe sorgusuz olmalıdır. Tabii ki denetim mekanizmaları ve yanlış kullanım sonucu gerekli yaptırımları olmalıdır. Ama kimse neden solvent istediğini ya da neden beher istediğini bir bilim adamına sormamalı. E o zaman çok fazla kaçak olur, kötüye kullanılır diyorsanız zaten bugünkü durum da çok sağlıklı değil. Biryerlerde oturan birileri anlamadıkları konulardaki projelerin bütçelerini onaylıyor ya da onaylamıyorlar. Herşey ahbap-çavuş ilişkisine bağlanmış durumda. Siz bütçeyi dağıtan birimin başını tanıyorsanız ne ala. Eğer tanımıyorsanız en özgün projenizin bile bütçesi zorla ve büyük kesintiler ile onaylanır. Hele bir de komisonyon başı ile zıt gitmişseniz yanlışlıkla, mümkün değil projenize ödenek sağlamanız.
Bahsettiğim tip açık ödeneklerin yalnış kullanımını minimize edecek son derece etkin mekanizmalar mevcut. Tabii bunları kullanmak halkaya bağlı ipi tutanların işine gelmemekte. Herhalde eninde sonunda dürüst birleri gelip bir şekilde düzeltecek bozuklukları. O zamana kadar biz de ellerimizi açıp tevekkülle bekleyeceğiz ödeneklerimizi.